Kitabevi Avcıları

Bulunduğunuz ya da gittiğiniz yerdeki kitabevlerini gezmeyi seviyor musunuz? Gittiğiniz kitabevinde Elma kitapları var mı? Elma Çocuk ve İzgören Yayınları kitaplarının durumu ne?

Okuryatar Fotoğrafları

Metroda, otobüste veya evde kitap okuyan insanların ilginç ve komik fotoğraflarını çekip bize gönderin. Yerini, zamanını ve fotoğraftaki kişiyi anlatan kısa bir alt yazıyı da ekleyin. Siz de okuryatar'da yer alın.

Zor insanlarla baş edebilirsiniz!

Özden Aslan, üç farklı zor insan tipiyle baş etmenin yollarını anlatıyor.

TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'ndayız

TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'ndayız. Standımıza ve etkinliklerimize bekliyoruz.

Şimdi Çocuklar da Elma Yiyor!

Siz hiç sakız ağacı gördünüz mü? Gelin, farklı olana saygı, hoşgörü ve dostluğun işlendiği bu sıcacık öyküye misafir olalım.

UÇURTMA AVCISI / İMRAN GÜNDÜZ ALPTÜRKER

Bir yorum vardı kitabın üzerinde, tek bir kelime: Muhteşem. Kitabı okuduktan sonra ben de bunun hiç de abartılı olmadığını düşündüm. Oysa bu tür ifadeler beklentiyi artırır ve çoğu zaman umduğunuzu bulamazsınız. Yıllar süren bir dostluğun hikâyesi... “Fedakârlık nedir?” diye düşünüyorsunuz gerçek anlamıyla ve sık sık da “Ben olsaydım ne yapardım?”ı... Savaş anlatılıyor, denmişti önceden kitabın içeriğiyle ilgili; ama savaş çok fazla yer tutmuyor kitapta. Gözlemler, psikolojik hâllerin yansıtmaları, kahramanların iç dünyası ve oldukça akıcı bir atmosfer zaten yakalıyor sizi ve kimi zaman kitapta anlatılan yaşanmışlıkları içiniz kaldıramasa da okumaktan, devamını merak etmekten alamıyorsunuz kendinizi. Her ne kadar inanmak istemeseniz de dünyanın nasıl bir yer olduğunu, olabileceğini düşünüyorsunuz, sokakta gördüğünüz o her zamanki insanlara, ağaçlara çocuklara daha farklı gözle bakıyorsunuz. Etkisi hep sürer mi bilemiyorum; ama bu kitap gerçekten sizi sarıyor tam anlamıyla ve içinizdeki taşlar kiminde az, kiminde çok da olsa yerlerinden oynuyor. Bence mutlaka okunmalı.

Uçurtma Avcısı
Khaled Hosseini
Çeviren: Püren Özgören
Everest Yayınları

DESTANLAR KİTABI / GÖZDE KOCAMAZ

Bir şeyin ne olmadığını anlatırsanız ne olduğunu da anlatmış olur musunuz acaba?
Bir deneyelim bakalım:)


Öncelikle bu kitap:

 Okumaya başlayınca heyecandan elinizden düşüremeyeceğiniz, bir soluk ve iki göz kırpmasında bitirmek için nefesinizle yarışacağınız bir kitap değil.
 Karakterlerle, kendinizi, eşinizi, dostunuzu, komşunuzu bütünleştirip kendi hayatınızı içine katabileceğiniz bir kitap da değil.
  Ya da ne bileyim, sayfaların ardında bilinmeyenin uyuduğu ve sizin onu uyandırmaya can atacağınız bir kitap değil.
 Parça parça ilerleyip bütüne ulaşabileceğiniz bir kitap hiç değil. Dahası, size bütünü sunmadığı gibi herhangi bir parçanın bütününü de vadeden bir kitap da değil.


Şimdi sağlama yapmadan problem çözmediğimiz ilkokul yıllarımıza dönelim ve bu şeyin ne olduğunu da anlatalım ki bakalım elimizdeki veriler bizi aynı sonuca götürüyor mu?

 Yudum yudum içeceğiniz, okurken ansızın durup hatırlamaya çalışacağınız, sonra yeniden başlayarak testi geçip geçmediğinizi öğreneceğiniz bir kitap.
 Tozlu raflar arasından uyandırdığı karakterleri ile bazen önceden geçtiğiniz bir yolda yürümenin rahatlığıyla gezineceğiniz, bazen tanıdığınız birinin rehberliğinde dolaşacağınız, bazense yeni dostlarınızla bilmediklerinizi keşfedeceğiniz bir macera.
  Tanıdığınız ya da bu kitapta tanışacağınız birinin hikâyesini bir sonraki sayfada madalyonun diğer yüzündeki kabartmadan dinleyebileceğiniz bir kitap.
 Kulağınıza bazı sırları fısıldarken sırların ardındaki gizem perdesini aralayan, fakat adım atmayı size bırakan bir kitap.


Şimdi sonuçları bir karşılaştıralım bakalım. (1-2 saniye gözden geçirme...) Bambaşka iki kitaptan bahsediliyor gibi gerçekten. Demek ki neymiş: Bir şeyin ne olmadığını anlatmak, her zaman ne olduğunu da anlatmak anlamına gelmiyormuş. Neyse, yararlı bilgiler havuzumuza bir bilgiyi daha ekledikten sonra geleneksel yollarla devam edeyim bari yazıma.

Önceden verdiğim bilgilerin ışığında, ama daha aydınlık satırlarla diyebilirim ki Hélène Adeline Gueber, bu kitabında –diğer kitaplarındaki benzer tarzını koruyarak– Yunan, Latin, Fransız, İspanyol, Portekiz, İtalyan, Britanya Adaları, Alman, Hollanda, İskandinav, Rus ve Fin, Arap ve Fars, Hint, Çin ve Japon, Amerikan destanları başlıkları altında, bu destanların en tanınmış, en gözde olanlarından birkaç seçki ile bu efsanelerin anahtarlarını sunuyor okuyucularına.

Yazar, anlatımının sınırlarını o kadar ince belirlemiş ki; bildikleriniz Hélène Adeline Guaber’in kelimeleri ile tekrar nefes alıp canlanırken bilmedikleriniz, hatta hiç duymadıklarınız bile belleğinizde bir silüet kazanıyor, artık bir cisme sahip oluyor. Fakat kitap hakkında birçok yerde karşınıza çıkacak olan “destanların geniş bir tanıtım ya da özeti” tanımlaması yerine, sunduğu çok geniş yelpaze sayesinde, aslında yazarın yapıtını şöyle özetleyebilirim:
Destanlar dünyasının anahtarını kapınıza kadar getirip perdelerini sizin için aralarken beğendiğiniz manzaraya ulaşmak için gereken kapıyı ardına kadar açmak ya da açmamak, belleğinize çizilen sülüetin içini tüm renkleri ile doldurmak ya da doldurmamak size kalıyor.


Kendi adıma diyebilirim ki İlyada, Aeneas, İlahi Komedya gibi daha önceden bildiğim destanları tekrar hatırlarken Os Lusidas, Periler Kraliçesi, Nibelunglar Destanı gibiler ile de tanışmaktan oldukça memnunum.

Son olarak, çevirinin iyiliğine değinmeden bitiremeyeceğim. Manzum yazıların düz yazılara çevirilerinde genellikle karşımıza çıkan, anlamını bulamayan, ama derinden anlamını hissettiren cümleler ve bütünden uzaklaşan kelimelere, Suat Başar Çağlayan’ın bu muhteşem çevirisinde rastlanmıyor bile. Bu açıdan da renklendirilmiş bu muhteşem pastanın dilimlerinin teker teker tadına bakmamanız için hiçbir neden bulamıyorum doğrusu.

 
Destanlar Kitabı
Héléne Adeline Gueber
Çeviren: Fuat Başar Çağlayan
İlya Yayınevi

BİR YAZARIN GÜNLÜĞÜ / MEHMET ERKAN

Giriş
Bir Yazarın Günlüğü, Dostoyevski’nin Grajdanin ve Dnevnik Pisatelya dergilerinde yer alan yazılarından oluşur.

1873’te Dostoyevski Grajdanin’deki “Bir Yazarın Günlüğü” başlıklı köşesinde 16 yazı yayınlar. Bu yazılar; Rus gündelik yaşamı, Rus ahlakı, sanat, edebiyat, toplumsal yaşam konularını içerir.

1873’ten sonra Dostoyevski dergideki günlüklerine 3 yıl ara verir. Yazarın biyografisine baktığımızda, bu 3 yıllık arada Delikanlı romanının çalışmalarının sürdürüldüğünü ve nihayet 1875’te aynı romanın Otoçestvenniye Zapiski’de yayımlandığını görürüz. Hayranları için hemen belirtelim, aynı yıl Dostoyevski’nin Alyoşa adını verdiği bir de çocuğu dünyaya gelir.

1876’da Dostoyevski bu kez köşesinden ilhamla, aynı adla [Dnevnik Pisatelya (Bir Yazarın Günlüğü)] kendi dergisini yayımlamaya başlar. 55 yaşındaki Dostoyevski böylece günlüklerin 2 yıl boyunca aksamadan yayımlanacak en büyük bölümünü yazmaya başlar. Aynı yıllarda artık yazarın sağlığı iyice bozulmuştur. Bir Yazarın Günlüğü, 1880’de yalnızca bir sayı çıkar, 1881 Ocak ayındaysa son sayısı çıkar. 28 Ocak 1881’deyse Dostoyevski hayata gözlerini kapar.

Burada bir parantez açalım. Derginin yayımlanmadığı, sağlığının kötüleştiği 1878-1879 yılları arasında yazar boş durmaz. Aynı yıllarda tanıştığı Aziz Tihon Zadonski’nin öğretilerinin de etkilerinin görüldüğü Karamazof Kardeşler romanını tamamlar.

Dostoyevski’nin günlüklerinde; Rus ülküsü, Rus halkının yüceliği, ahlak, adalet, sanat, Osmanlı-Rus Savaşı ve Osmanlı-Sırp Savaşı, Slav düşüncesi, Doğu ve Batı kıyaslamaları, dönemin gündemini meşgul eden siyasal, toplumsal olaylar gibi konular ele alınır. Ayrıca eserde Dostoyevski’nin “Bobok, Tuhaf Adam, İsa’nın Noel Ağacındaki Çocuk, Uysal Kız” başlıklı fantastik öykülerini okumak mümkün. Bunların yanı sır,a gerçek ya da hayal ürünü duygusal anlatıları da okuma şansı elde edebilirsiniz.

Dostoyevski ve Türkler
Kitapta biraz da milletçilik duygusuyla, daha önce hep romanlarıyla dost olduğumuz yazarın Türkler ve Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerine ilgi göstermemek elde değil.

Dostoyevski bu konuda da, diğer pek çok düşüncesinin temelini teşkil eden, Rus ve Slav halklarını üstte tutmaktadır. Ona göre Slav halkları, özellikle Osmanlı-Rus Savaşı’nda (1877-1878) Türklerin zulmü altında ezilmiştir. Ve bu zavallı insanlara Rus ülküsünden hareketle her anlamda destek olmak gerekmektedir.

Ben kendi adıma bu satıları okuduğumda Dostoyevski’ye karşı içimde hiçbir öfke duymadım. Yazarı, yazılanları kendi dönemi ve kimliği içinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum her zaman. Bilakis bu satırlar bende yeni ufuklar açtı, olaylara daha evrensel bakabilmemi sağladı. Daha önce hep zulme uğrayan taraf olarak dinlediğim olayları, bir de karşı tarafın gözünden izleme olanağı elde ettim.

Dostoyevski’nin katı milliyetçiliğe kayan düşüncelerinden beni en çok etkileyense “İstanbul er ya da geç bizim olacak” sloganı oldu. Fakat burada yine etkileyici olan tahminlerin ötesinde bir düşünceydi. Beni asıl üzen, neredeyse dâhi diyeceğim usta bir romancının bu kadar basit düşünebilmesiydi.

Bir Yazarın Günlüğü’nün Osmanlı ile ilgili bölümleri subjektif, kendi içinde dayanağı olan ve gerçekten karşı tarafı anlatan metinler.

Dostoyevski, Avrupa ve Rus Aydını
Sıkı Dostoyevski okurları yazarın ilk Batı Avrupa seyahatini ve ziyaretin ardından Vremya dergisinde yayımlanan “Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları”nı hatırlarlar.

Dostoyevski öfkeli ve alaycı bu Batı eleştirisini yayımladığında kırklı yaşlarındaydı, on beş yıl sonra ise düşüncelerini çok değişmemiş, hatta daha sertleşmiş bulabilirsiniz.

Yazara göre Rus halkının yozlaşmasının temelinde Ortodoks düşüncesinden uzaklaşma ve Avrupalılaşma vardır. Halk ile aydın zümre arasındaki kopukluğun asıl sebebi de budur. Açıkçası Rusya özelinden ziyade, buna benzer tartışmaların aslında bugünün Türkiye’sinde de yapıldığını düşünmek oldukça ilginç.

Dostoyevski, günlüklerinde sosyalizm ve Batı’nın geleceğine dair kehanetlerde de bulunuyor. Ama şu ana kadar bu kehanetler de İstanbul’un fethi gibi temenniden öteye geçebilmiş değil.

Fakat Batı ve Rus toplumu üzerine düşüncelerinden ötürü Dostoyevski’yi yargılamadan önce, dönemin pek çok Rus aydın ve yazarının düşüncesini okumanız da tavsiye olunur.

Toplumsal Olayları Ele Alış
Bir Yazarın Günlüğü’nde Dostoyevski dönemin güncel olaylarına da sıkça yer vermiştir. Burada güncel olayları ikiye ayırabiliriz. Bunlardan ilki, Dostoyevski’nin kendi edebî çalışma ve çatışmaları gibi güncel konular. Diğeri ise toplumu derinden sarsan olaylardır.

İlk grupta anlatılanlar, yazarın dönemin edebiyat dünyasındaki konumunu, girdiği tartışmaları, edebî fikirlerini benim gibi merak edenler açısından oldukça merak uyandırıcı. Hele bir de yazarın günlüğünü okurken “belki de şu satırlardan sonra bir çay molası verip Karamazof Kardeşler’in bir bölümünü yazmıştır ya da kurgulamıştır” gibi romantik düşüncelere kapılmak oldukça güzel.

Toplumsal olaylara geldiğimizde, biraz da bizim dönemin kurum ve kişilerini tanımamamızdan ötürü, metinler zaman zaman sıkıcı bir hâl alabiliyor. Fakat Dostoyevski’nin güncel olaylardan hareketle evrensel düşüncelere giden düşünüş şekli, bu tür metinler için yeni bir rahatlama alanı niteliğinde.

Bir örnek vermek gerekirse; Kroneberg davasını uzun uzun anlatır yazar. Fakat konuyu burada bırakmaz, olaydan yola çıkarak avukatlık mesleği, aile yaşamı, ahlak gibi olgulara ulaşır. Ayrıca bu tür toplumsal olayları anlatırken Dostoyevski’nin taraflılığı ve duygusallığına birebir şahit oluyorsunuz. Olayları “felaketleştirerek” anlatmayı, romanlarında olduğu gibi burada da başarıyor.

Son Söz
Dostoyevski günlükleri 1.210 sayfa. Yani bu esere iyi bir zaman ve tabii öncesinde de iyi bir para (60 TL) ayırmanız gerekiyor. Fakat kitabı bitirip kapağını kapadığınızda yaptığınız yatırımın karşılığını fazlasıyla alıyorsunuz.

Benim son olarak naçizane tavsiyem, Dostoyevski’nin tüm eserlerini okuduktan sonra günlüklere başlamanız. O zaman yazılanlar, kişiler, olaylar, mekânlar, tartışmalar daha da anlam kazanıyor.

Bir Yazarın Günlüğü
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Çeviren: Kayhan Yükseler
Yapı Kredi Yayınları

YENİK VE YALNIZ MI? / GAYE DİNÇEL

Sonunda bu da gerçek oldu. Sevdiğim yazarlardan biri kitabını bana ithaf etti. Celil Oker, Yenik ve Yalnız’ın ilk sayfasına yazmış: Sevgili okuruma... Beni gerçekten seven ve okuyana demek istiyor. Teşekkürler C.O. Ben uydurmadım, kitabın Sonsöz’üne geldiğimde gördüm C.O. imzasını.

Yenik ve Yalnız, bir Remzi Ünal polisiyesi. C.O., Remzi Ünal’ın son macerasını anlatıyor. Okudukça kendimi Remzi Ünal sanıyorum. Tüm maceralarını, yaşamındaki dönüm noktalarını okuyarak gözlediğim, iyi tanıdığım kahramanım. Bu son (Sakın son olmasın!) macerasında tamamen özdeşleştim onunla. Yaşıyor ve C.O. da onun gölgesi sanki. Her anını yazıyor.
Remzi Ünal oldukça hüzünlü bu kez: Yenik ve yalnız. Zaten inatçının, serserinin, gerçekle yüzleşmecinin biridir. Dürüstlükten şaşmaz, naifliğini içinde saklamaya çalışır. Böyle olduğu için seviyorum onu. Pek çok satırda teselli cümleleri kurdum içimden, söyledim ona da. Bir ikisi işe yaradı, sevindim.

Yalnızlığı engellemiyor muammayı çözmesini. Katili buluyor yine. Onu bu kadar iyi tanımama rağmen ondan önce bulamıyorum katili. Bir kez daha eğiliyorum önünde saygıyla: Aikido selamı…

Onu ne zaman keşfettim? Yılını hatırlayamasam da uzun zaman olduğunu biliyorum. Her macerası ayrı bir heyecan vermiştir bana. Epeydir bekliyordum bu yeni romanı. Hatta korkmaya başlamıştım, buraya kadarmış diyecek diye.
C.O. cevap verdi bana Sonsöz’de: 

Sevgili okurum,
Özür dilerim. Seni ihmal ettim. İlk tanıştığımız yıllarda zımnen vermiş göründüğüm sözü tutamadım. Sana çoktan vermem gereken Remzi Ünal macerasını veremedim. Özür dilerim.

Yazmak için ne kadar uğraştığını anlatıyor mektubun devamında. Teşekkür ediyor beklediğim için bana.

Evet, uzun zamandır bekliyordum, ama hayal kırıklığına uğramadım C.O. Aksine bu kez başka duygular yaşattı bana yazdıkların. Galiba büyüyorum, büyüdükçe daha iyi anlıyorum sözcüklerinin anlamını.

Celil Oker’e yazdım bu duygularımı. Beni rahatlattı, çalışıyormuş, çok bekletmeyecek bu kez, söz verdi.

Onu henüz keşfetmemiş olanlar çok şanslı. Bir sürü macera bekliyor raflarda onları. Belki hepsini okumayı bitirmeden yenisi gelecek, benim gibi beklemek zorunda kalmayacaklar.


Yenik ve Yalnız
Celil Oker
Turkuvaz Yayınları

ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYA-UYGARLIKLAR TÜKENDİĞİNDE / AYFER NİĞDELİOĞLU

Evinde sıkılıyorsan başka bir eve geç,
Ülkende bunalıyorsan başka bir ülkeye göç.

Peki, ya Dünya’nın çivisi çıktıysa?

Dünya okurlarının daha çok tarihsel romanlarıyla tanıdığı Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf bu kitabında, dünyanın yerinden çıkan başlıca çivileriyle ilgili kaygılarını anlatıyor. Kitap, doğal kaynaklı olanların yanı sıra, yanlış ve çıkarcı politikaların doğurduğu ekonomik ve siyasal krizlerle mücadele eden insanlık için bir yol haritası niteliğinde. 

İki kültürün üstüne inşa ettiği kimliğini her eserinde algıladığımız yazar, bir dünya aydınının tüm içtenliğiyle dile getirdiği kaygılarını, çöküşü ve gerilemeyi önlemek için bütün gücümüzle harekete geçmemenin bir intihar, bir suç olduğunu da ekliyor. 

Maalouf, II. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasının benmerkezci politikalarının dünyada neden olduğu kaosu eleitir,iyor ve geçmişte uygarlığın beşiği sayılan Doğu'nun geri kalma nedenlerini ele alıyor. Atatürk Türkiye’sini ise ne Doğu ne de Batı ile pek ilişkilendirmeden özgünlüğünü teslim ederek siyasi ve kültürel başarı örneği olarak ortaya koyuyor: “Osmanlı ordusunun bu subayı, galiplere hayır deme cesaretini göstererek, onları, tasarılarını gözden geçirmek zorunda bırakmıştır. Halkından da, Avrupalılara karşı savaş verirken Avrupalılaşmasını istedi. Toplum da çok şikayet etmeden gelenek ve inanışlarının alt üst edilmesine izin verdi. Çünkü kendisine haysiyetini geri veren kişiye destek verir halk. “Siyasette dinin kendisi amaç değildir, düşüncelerden biridir yalnızca; meşruiyet en inançlı olana değil, mücadelesi halkınkiyle aynı olana verilir” diyor Türkiye’yi anlattığı bölümde. 

Yadsınamaz boyuttaki Doğu-Batı sorununu, Çin ve Hindistan’ın göz alıcı büyümeleri ve küçülen dünyamızdaki göçmenlik sorunları ve ekoloji meselesi ile ilgili görüşlerini, çağına duyarlı bir aydın olarak okurlarıyla paylaşıyor Maalouf. 

Çözümün “öteki”nin kültürünü tanımaktan geçtiğini ifade eden yazar, tüketemeyeceğimiz tek kaynağın bilgi olduğunu da ekliyor. Tıbbın bize armağan ettiği fazladan onlarca yılı neyle dolduracağız? 

Kitabın blog’unda okurların yaklaşımlarına ve çözüm önerilerine yer veriliyor, her yeni baskıda eser güncelleniyor. 

Yazar son söz olarak, çözüm yollarının daralmasına karşın henüz tıkanmadığına ilişkin görüşlerini belirtiyor ve kaygılarında haklı çıkma korkusunu dile getiriyor. 

Umarım ki haksız çıkar. Bu, insanlığın kazancı olur. 


Çivisi Çıkmış Dünya-Uygarlıklar Tükendiğinde
Amin Maalouf
Çeviren: Orçun Türkay
Yapı Kredi Yayınları

EĞER WOOLF'UN ÖĞRENCİSİ OLSAYDIM / ASİYE KORAY BENDON

Yazarlar, diyecektir, diğer insanlardan daha gerçek bir hayat sürerler. Dünyanın güzelliklerinin farkındadırlar, çünkü yakından bakıyor ve anlamaya çalışıyorlardır. Yaşadıklarımızı ve hissettiklerimizi kelimelere dökebilsek de dökemesek de, yazar gözüyle bakarak yaşamak tecrübelerimize zenginlik, yaşam alanlarımıza zenginlik katacaktır.  

Virginia Woolf, diyor bütün bunları.

Editörlüğe başladıktan sonra, kimi yirmilerinde kimi ellilerinde onlarca yazar adayının, yayınevine gönderdikleri kitaplarını, bir sıraya sokup, belli aralıklarla düzenli olarak okuyorum. Çoğu zaman, onların yazarken göstermedikleri kadar özeni göstererek okuyorum.  Hayır, işim ya da görevim zaten bu olabilir ama önüme çektiğim her dosyanın asıl sahibini,   yazar gözüyle bakarak yaşama yolculuğuna çıkmış biri olarak düşünür, kendimden bir parça bulurum.  Yazdıklarının ötesinde yazma serüvenlerinin de içine girmeye çalışırım.

Aslında yazma serüvenlerinin içine girmek hiç de keyifli ya da eğlenceli bir iş değildir. Tam tersi hayatın ta kendisi olan sıkıntılı bir süreçtir.  Hedefe ulaşmak için bir sürü engelin olduğu, sabır ve fedakarlık gerektiren,  yol boyunca sürekli hatalar yaptığınız  ve o hataların da bedelini ödediğiniz bir süreçtir.  Ama bu süreci yaşarken, aklınızın bir köşesine yerleştireceğiniz  Virginia Woolf’un tavsiyeleri bir yol haritası verecektir elinize. Belki o zaman bu süreç daha az yıpratıcı olabileceği gibi hatta neşeli bile olabilir.

Çoğunlukla yazarları neşeli insanlar olarak düşünmeyiz. Sürekli düşünen,  kafası karışık ve dalgın insanlar gelir aklımıza.  Ama Danell Jones, diyor ki, Onu (yani Virginia Woolf’u) en iyi tanıyanlar, en çok bitmek bilmeyen neşesini hatırlıyorlardı.

Danell Jones da kim mi?

O,  Shakespeare ile bir şeyler içerken veya Bronte kardeşlerle İngiltere’nin o alabildiğine uzanan alabildiğine yeşil çayırları üzerinde bir öğleden sonra yürüyüş yaparken sohbet etseydi ya da Akıl ve Tutku, Aşk ve Gurur gibi defalarca sinemaya da aktarılan romanların yazarı  Jane Austen’a beş çayına misafir olsaydı, yıllardır hayranlıkla okuduğumuz eserlerini nasıl yazdıklarını anlamak mümkün olur muydu diye merak eden genç bir hoca.

Bizden önce yaşamış ve başarılı olmuş olanlardan çok şey öğrenebileceğine inanan biri.  

Böyle çıkıyor yola. Hayalinde bir sınıf kuruyor. Yazma heveslisi öğrencileri yerleştiriyor sandalyelere.  Karşılarına da, çok eğlenceli bir öğretmen olacağını düşündüğü  Virginia Woolf’u çıkarıyor.  Virginia Woolf’un bir çok roman ve hikayesinin yanı sıra arkasında bıraktığı  sayfalar dolusu günlük ve makaleleri tarayıp, “Hey, eğer o yazma dersleri  veriyor olsa, neler söylerdi,”  sorusunun cevabını vermeye çalışıyor.

Ustalıklı oyunları ve sorularıyla, sınıfa eğlenceyi de getirmeyi başarabilen bir öğretmen olarak, yer yer muzip  kimi zaman bilgece yorumlarıyla  Virginia Woolf’un öğrencisi olduğunuzu düşünsenize. 

Yıllar önce, Woolf’un, Sussex Üniversitesi’nin satın aldığı ve haftada iki gün ziyaretçilere açık olan evine gittiğimde,  Caburn  tepesi çayırlarına bakan çalışma odasının ona kendi hayal gücü ve içgüdülerinden başka ilham verecek  hiçbir şey sunmadığını görmüştüm.    Zaten o da derslerinde, en başta okumayı tavsiye ediyor. Çok kapsamlı okumak.  Sonra….

Sonrasını, Danell Jones’un kitabından okumanızı tavsiye ederim. Kitabın adı Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri; Yedi Derste Yazma Sanatı.

Ama bir dakika,  tabi ki her yazar uyup uymayacağı kurallara kendi karar vermelidir. Yazarlar, ya öğretmenlerinin izinden gidecek ya da bu yolun dışına çıkacak ya da ikisi arasında bir bölgede devam edecek yazmaya, diyor Jones. 

Bu tarafların hangisinde bulunacağınızı bilmiyor musunuz?  Woolf,  içgüdüleriniz size bunu söyleyecek, diyor. 

Evet ya içgüdülerinizi dinleyin. O seslere kulak verirken sadece yazın, sayfalar dolusu saçmalayın, aptal olun, Shelley’i taklit edin, içinizden gelen her sese ama her sese kulak verin. Tüm kuralları ihlal edin, dökün devirin, kendi keşfiniz olan olmayan her kelimeyi kullanın, şiirsel bir biçimde, düzyazı bir metinde, ya da elinize geldiği gibi bir çırpıda yazılan anlamsız sözlerle öfkelenin, sevin, alay edin. Ta ki yazmayı öğrenene kadar…  

Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri
Yedi Derste Yazma Sanatı
Danell Jones
Timaş Yayınları

DNA'NIN ON İKİ TABAKASI / EVRİM KURAN

YAŞAM DERSLERİ
* Sevmeyi öğrenmek
* Dinlemeyi öğrenmek
* Almayı öğrenmek
* Kendini sevmeyi öğrenmek
* Kendi gerçeğini söylemeyi öğrenmek
* Bir kurban olmamayı öğrenmek
* Kimsenin seni tanımlamasına izin vermemeyi öğrenmek
* Kendi üstatlığını hissetmeyi öğrenmek
* Diğer insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmek
* Başkalarını suçlamamayı öğrenmek
* Dualitenin dışına çıkmayı (karma'nı bırakmayı) öğrenmek
* Başkalarından daha çok kendinle ilgilenmeyi öğrenmek
* Burada olmayı hak ettiğini, doğuştan kirli olmadığını öğrenmek


DNA'nın On İki Tabakası
Kryon Serisi 10. Kitap
Lee Carroll
Akaşa Yayınları

ALICE HARİKALAR DİYARINDA / DERYA DEMET

Alice Harikalar Diyarında’yı herkes hayatının bir döneminde okumuş, izlemiş ya da en azından içeriğinin bazı bölümlerini duymuştur.
Küçükken videodan izlediğim Alice Harikalar Diyarında çizgi karakterinin bazı kısımlarını hatırlayabiliyordum. Alice, tavşanın arkasından atlar ve kuyuda ilginç objeler ile karşılaşır. Nargile içen meşhur tırtılla oldukça derin olduğunu anımsadığım fakat içinden tek bir cümleyi bile söyleyemeyeceğim sohbeti ve kraliçenin gazabından korktukları için beyaz gülleri kırmızıya boyayan iskambil kâğıdı askerler… Hem sihirli bir yolculuk yapmak hem de bu uzun zamandır hatırlamaya çalıştığım detayları belirginleştirip tam manasıyla hatırlayabilmek için yeni yılda ilk okuduğum kitabın bu olmasını istedim. İlk etapta günümüz teknolojisinden yararlanıp yazarı hakkında biraz bilgi edinmeye koyuldum. Yazarının matematikçi olduğunu öğrenince ve kitabın mesaj boyutunda alıntılarını görünce en yakın kitapçının yolunu tutmaktan başka bir yol kalmadı bana. Çocuk kitabı alıyor olmak biraz beni utandırsa da sonunda merakım son bulacağı için bu mahcubiyet çabuk geçti. Kitabı ertesi gün heyecanla okumaya başladım, muhtemelen iki günde bitirecektim. Kitap çoğu tipik çocuk romanı gibi ormanda başlıyor fakat sonrası oldukça düşünmeye teşvik edici. Bu kitaba bir çocuğun nasıl reaksiyon vereceğini gerçekten merak ediyorum. Karakterler ve olaylar hem olağanüstü hem de bir o kadar bize yakın. Mesela elinde saatiyle “Geç kaldım, geç kaldım!” diye koşuşturan tavşan, tipik günümüz insanını yansıtmıyor mu? Kimilerimizin aynadan çok baktıkları obje saatlerimiz değil mi?
Tespitlerin yanı sıra karakterlerin sohbetleri de oldukça derin. Mesela gün boyu oldukça fazla fiziksel değişim ve olağanüstü olay yaşayan Alice, bu durumu nargile içen tırtılla paylaştığında, tırtıl onun bu hâlini garipsiyor. Alice’in bir anda büyülü şekilde kısalan boyunun ona yaşattığı üzüntüden bahsettiği kişi ile aynı boyda, yani 7 cm, olduğunu keşfetmesi de ayrı bir kıssadan hisse teşkil ediyor.
Kitapta hâlâ anlayamadığım, hiç ihtimal vermesem de belki yazarın da anlam yüklemediği ayrıntılar var. Bu tırtıl neden nargile içiyor? Bir çocuk kitabı için değişik bir detay. Daha sonrasında gelişen diyalogda tırtılın Alice’e “Sen kimsin?” diye soruşu da ilginç. “Kimsin” sorusunun cevabı günümüzde insanın düşünmeksizin mesleğini söylediği bir soru olmuştur. Biz yaptığımız iş miyiz, değilsek neyiz? Bir eş, anne, baba, çocuk ya da torun?
Tamamı hayvanlarla olan diyaloglarla bezeli kitap, günümüzde okuduğumuz kişisel gelişim kitaplarıyla büyük bir paralellik gösteriyor. Kedi ile diyaloglar bunun en çarpıcı örneği.
Gününün büyük bir kısmını Harikalar Diyarında rastgele geçiren Alice ile kedi arasındaki diyalog, kitap dışında birçok kişisel gelişim kitabında paylaşılıyor ve kitabın özeti mahiyetinde:
“Alice: Buradan gitmek için bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misin?
Cheshire Kedisi: Nereye gitmen konusunda iyi bir anlaşamaya bağlı bu.
Alice: Neresi olduğunun önemi yok!
Cheshire Kedisi: O zaman hangi yol olduğunun da bir önemi yok.
Alice: Sonunda herhangi bir yere varsın da.
Cheshire Kedisi: Elbette varacaksın. Eğer yeterince uzun yürürsen.”
Ne kadar tanıdık sözler değil mi?
Kediciğin delilik ile sarf ettiği sözlerde çok çarpıcıydı.
“Kedi ‘Şimdi, bak’ dedi ‘Köpek deli değildir. Tamam mı?’
Alice ‘Olmasa gerek’ dedi.
Kedi sözünü sürdürdü ‘İyi... köpek kızınca hırlar, keyiflenince de kuyruğunu sallar. Oysa ben kızınca kuyruğumu sallarım, keyiflenince de hırlarım. Bunun için deliyim.’ ”
Kitaptaki her bir karakter bir başka detayı bize yansıtmak için var. Neredeyse herkesin boynunun vurdurulması emreden kraliçe, bunu asla yapmayan cellat, hepsi arkadan bakıldığında ayırt edilemeyen iskambil kâğıdı muhafızlar, kendi şapkası olmayan şapkacı, sahte kaplumbağa, sadece ayın hangi gününde olduğunu gösteren bir saate sahip tavşan diye devam eden uzun bir liste…
Kitap detaylarına inilmesi ve üzerine düşünülmesi gereken bir eser. Sadece çocukların değil, yetişkinlerin de okumuş olsalar dahi tekrar okumalarını önerebileceğim türden bir kitap.
Umarım dileyenlerin yollarına onları Harikalar Diyarına götürecek tavşan çıktığında, onu fark edemeyecek kadar meşgul ya da ardından gidemeyecek kadar cesaretlerini kaybetmiş olmazlar.
Alice Harikalar Diyarında
Lewis Carroll
Çeviren: Sinan Ezber
İş Bankası Kültür Yayınları

GALATA'DAN KARAKÖY'E BİR LİMAN HİKAYESİ / ONUR EVLİCE

Orhan Türker, Eski İstanbul’un komşusu olan ve günümüzde Karaköy olarak bilinen Galata’nın, geçmişten günümüze bilmediğimiz öyküsünü anlatıyor. “Sadece bir semtin çalkantılı öyküsünü değil, aynı zamanda bir İstanbullu olarak neler kaybettiğimizin acı bir bilânçosudur” diye de ekliyor.

1453’den 1960’lı yıllara kadar Türkler tarafından günümüzde Karaköy olarak bildiğimiz bölge Galata idi. 1172 yılında İstanbul’a gelen ünlü Musevi gezgini Benjamin şehirde anadili Rumca olan 500 Musevi topluluğunun yaşadığından söz ediyor. “Karay” veya “Karayim” adı verilen bu topluluğun günümüz Karaköy’e adını verdiği iddia ediliyor.

Kıbrıs olaylarının etkisiyle birçok Rumca isim gibi Galata bölgesindeki isimler de değiştirildi ve semtin adından yadigâr sadece “Galata Kulesi” kaldı. Depremlerin ve yangınların büyük rol oynadığı tarihinde Galata için 17. yüzyılda Evliya Çelebi “Galata kavmi dört fırkadır. Gemiciler, tüccarlar, sanatkârlar, gemi marangozları ile kalafatçılar. Meyhanecileri Rum, satıcıları Ermeni, ulufecileri Yahudi’dir. Galata çarsısının has beyaz francalalı ekmekçileri, hünkârlara layık şekerleri, buharlı helvası ve baharlı simidi meşhurdur.” diyor.

Camileri, Ermeni Kiliseleri, Sinagogları, Rus Manastırları, Rum bankerleri, çeşmeleri, meyhaneleri, genelevleri, meşhur borsası, tünel ve tramvayı ile sınırları İstanbul içinde ama enternasyonal bir ruha sahip Galata’yı bu eserde -hele ki o bölgeyi gezmiş ve biliyorsanız- tüm yönleriyle öğreneceksiniz. Kitabın sonundaki, İstiklal Savaşı yıllarında Anadolu’nun Yunan İşgaline uğramamış iç bölgelerinde yaşayan, Karamanlılar olarak bilinen ve anadilleri Türkçe olan Rumların Ankara Hükümetinin desteği ile Yunan etkisinden çıkarılması ve Papa Eftim öncülüğünde günümüzdeki Türk Ortodoks Kilisesi’nin kurulma hikâyesinin dikkatinizi çekeceğini düşünüyorum. Yazarın yumuşak geçişleri ve hoş anlatımı araştırma kitaplarının olası sıkıcılığından çok uzakta tutacaktır sizleri.

Galata’dan Karaköy’e Bir Liman Hikâyesi
Orhan Türker
Sel Yayıncılık

DÖNÜŞÜM / BAHRİ ATAR

Çek asıllı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Franz Kafka, Yahudi olduğu için Almanlar tarafından sevilmiyor, Almanca konuştuğu içinse Çekler tarafından sevilmiyordu. Ancak babasının otoriter oluşundan fazlasıyla etkilenip kendisini otorite karşısında hep güçsüz hissetmiştir. Yazdıklarının hep eksik olduğunu söyleyen Kafka, bunların bir kısmını hayattayken kendisi yok etmiş, kalan kısmını da en yakın arkadaşına yakması için vasiyet etmiştir. Ancak arkadaşı Max Brod vasiyete uymayıp bunların basılmasını istemiş. Az sayıda basılan eser ile Kafka, ölümünden sonra edebiyat dünyasında çığır açmıştır. Dönüşüm de bu eserlerden biri olarak günümüze ulaşmıştır.

Klasikler arasında yer alan bu eser için Kafka, okunmaz bir sonu olduğunu, neredeyse baştan aşağı kusurlu bulduğunu söyleyerek sınırsız derecede iğrenç bulduğunu itiraf etmiştir. Başkahraman Samsa’nın bir sabah böceğe dönüşümüyle başlayan kitap, beni gerçek gibi düşündürmeye yöneltti, ama başkaları bunun bir rüya olduğunu düşünebilir. Ailesi ve Samsa bu dönüşümü çok olağan bir şey olarak algılayıp sadece Samsa’dan dolayı boşalan sorumlulukları konusunda endişelenmişlerdir. Samsa’yla ilgilenmek kız kardeşine düşmüş, başta sevgisi ve şefkatine tanıklık ettiğimiz kardeşin daha sonraları sergilediği davranışlar ile yanıldığınızı anlıyorsunuz. Samsa’nın ölümüne kadar, Kafka’nın otoriteyle olan sorunu başta olmak üzere olayların ve şartların insan üzerinde meydana getirdiği idrakı zor değişimini şaşkınlıkla okuyacaksınız. İnsanlarla alakalı pek çok konuyu kendi içinde tartışmaya açan romanda, fiziki olarak hayvan olup hâlâ insan gibi düşünmeye devam Samsa ile gerçek ve hayalin eşzamanlı olarak ilerlemesi de ilgi çekici noktalardan birisi.

Franz Kafka
Dönüşüm
İlya Yayınları